Manşet

Bülent Şık, “Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikayeler”i Anlatıyor


Background
share close
  • Türkiye’de ne kadar glifosat kullanıldığı açıklanmalı.
  • Refik Saydam Aşı Üretim Merkezi’ni neden kapatıldı?
  • Pandemi önümüzdeki yıllarda da karşımıza çıkacak.
Serkan Ocak
Haber dosyasının podcastini dinlemek için tıklayın.

“Edindiğim bilgiyi kamuoyuna taşımayı bilim insanının asli sorumluluklarından biri olarak görüyorum” diyen Gıda Mühendisi Bülent Şık, Tarım, Sağlık ve Çevre bakanlıklarının araştırma sonuçlarını kamuoyundan gizlediğini söylüyor. Türkiye’de 1926’da kurulan Refik Saydam Aşı Üretim Merkezi’nin 2011’de kapatıldığını söyleyen Şık, “Neden böyle bir birikim heba edildi? Türkiye neden aşı üretemiyor”u tartışalım” diyor.

Gıda mühendisi, bilim insanı Bülent Şık’ın ikinci kitabı ‘Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler, Doğan Kitap’tan çıktı.

Sağlık Bakanlığı’nın kanser araştırmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştığı için yargılandığı davada 15 ay hapis cezasına çarptırılan Şık, “Barış bildirisine” imza attığı gerekçesiyle de KHK ile üniversiteden atıldı.  Devletin “cezalandırdığı” Şık, yaptığı çalışmalarla Türk Toraks Derneği Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü, Vefik Kitapçıgil Kamu Hizmeti Ödülü ve Halkevleri “Hakikatın Peşinde” Ödülü’ne layık görüldü.

İlk kitabı “Mutfaktaki Kimyacı’da gıda güvenliği konusunu ele alan Bülent Şık, yeni kitabında “Yeryüzünü tüm canlılar için hayata elverişli kılabilir miyiz? Bir arada yaşamamız mümkün mü? Bir umut var mı?” sorularına yanıt arıyor.

“Edindiğim bilgiyi kamuoyuna taşımayı asli sorumluluklarımdan biri olarak görüyorum” diyen Bülent Şık’la yeni kitabını, laboratuvar çalışmalarını, yargılandığı davaları ve dünyanın gidişatını konuştuk:

Büyük yıkımlar ve failleri

“Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler”de şöyle bir ifade var. “Karşılaştığımız sorunlar öyle büyük ki, insan bu sorunlara dair bilgisi arttıkça ister istemez bir umutsuzluğa kapılıyor…” Sizi yazmaya, bilgilerinizi insanlarla buluşturmaya iten temel motivasyon bu cümle mi?  

– Aslında kitaptaki cümleye başka yazılarda da rastlamak mümkün. Umut meselesini biraz tartıştım bu kitapta. İçinde bulunduğumuz ağır sorunları… Nedir o ağır sorunlar? İklim krizi, dünya ölçeğinde yaygınlaşmış kimyasal kirlilik. Mikro plastikten tutalım çok sayıda çeşitli toksik kimyasal maddeye kadar… Ormansızlaştırma.

Hani böyle çok küresel ölçekte seyreden ama hepimizi etkileyen yani hangi coğrafyada olursa olsun olumsuz etkiyi bulunduğumuz yerde yaşadığımız sorunlar ve önümüzdeki 10 yıllar gittikçe bu sorunların hayatımızı daha olumsuz etkilediğini kişisel olarak tecrübe edeceğiz.

Borneo’daki yağmur ormanlarının yok edilmesi, amazon yağmur ormanlarının yıkıma uğratılması ya da Endonezya’da palmyağı üreticiliği nedeniyle tüm ekosistemin altüst edilmesi… Bunların hepimizi etkileyen sonuçları var.

Daha yerel, daha ulusal ölçekte baktığımızda Kaz Dağları’nın altın madenciliğine açılması, Artvin Cerattepe gibi bilinen örnekleri getiriyorum. Ya da uzun yıllardır süregelen hemen hemen her kentte olabileceğini söyleyebileceğim, maden arama çalışmaları, mermer ocakları, HES mücadeleleri, geniş ölçekte baktığımızda hayatı var eden, hayatın devamlılığını sağlayan ekosistemlerin yıkımına yönelik bir saldırı var. Bu saldırıyı da soyut bir insan yapmıyor. Bunun failleri var. Çok sayıda şirket, o şirketlerin önünü açan, neredeyse moderatör şirket kıvamına gelen devlet yapısı organizasyonu ya da bürokrasisi bu işin failleri. Büyük yıkım, az sayıda şirket eliyle gerçekleştirilen küresel ölçekte bir yıkım.

Yol açtığı yıkımdan zarar görenler milyarlarca insan. Peki, ne yapacağız? Bu kitapta aslında çözümlerden ziyade bizim bir şey yapma irademizi güçlendirecek bir metin oluşturmaya çabaladım.

“Laboratuvar kapalı kutudur”

Daha önce Sağlık Bakanlığı’nın kanser çalışmasının sonuçlarını açıkladığınız gerekçesiyle yargılandınız. Bu hep var mıydı, yani bir takım bilgiler hep yöneticiler tarafından saklanıyor mu? Bülent Şık olmadan bu bilgilere nasıl erişebiliriz? 

– Benim çalışma alanım hep laboratuvar olmuştur. Toksik kimyasal, ağır metaller, çok sayıda organik kirletici, özellikle pestisit vs. Laboratuvar bir kapalı kutudur. Yıllardır kafamda döndürdüğüm şey, laboratuvar ortamını bilmeyen, meseleye uzak olan herhangi birine ortamın ne olduğunu anlatmak.

Oradaki işler ne kadar yüksek teknoloji, karmaşık olursa olsun muazzam bir belirsizliğe yaslanır. O belirsizlik şöyle bir algıyı kuvvetlendirir. Bir takım sonuçları somut laboratuvar ortamına dayalı bir rapor varsa inanırız yurttaşlar olarak.

O bilgi edinme süreci, meselenin toplumsal olarak ne anlama geldiğini irdelemek oralarda çok ciddi sorunlar var. Çok iyi işleyen, her şeyin doğruluk üzerinden işleyen bir sistem değil. Aslında yaptığınız her araştırmanın bir toplumsal soruna ilişkili yanları var.

Ben edindiğim bilgiyi kamuoyuna taşımayı bilim insanının asli sorumluluklarından biri olarak görüyorum. Bu her zaman böyleydi.

Sentetik et örneği

Kitapta yer alan bir yazı var. “Hayatı yıkıma uğratarak, bir hayat inşa edilebilir mi?” diye. İşte ‘Bir laboratuvar ortamında hiç et olmadan sentetik et üretilebilir mi’ diye problemleri ele aldığım bir yazıydı. Niye örnek veriyorum. Çünkü sentetik et, laboratuvar et diye adlandırılan etler ‘dünyada hayvan refahını sağlayacak, iklim krizine çare olacak’ gibi bir takım güçlü argümanlarla dolaşıma sokuldu. Hâlbuki öyle değil, öyle olmadığını ben biliyorum. Bir sürü tersine yayın da var. Ama ana örüntüye baktığınızda ne dolaşımda diye baktığınızda bunu olumlayan bir dil var. Muazzam bir refahtan bahsediliyor. Bunun tamamen bir maske olduğunu görüyorsunuz, tamamen akademik bir illüzyon. Arka planda çok büyük sorunlar var. Burada ortada dolaşan bilginin kamuoyunu yanıltması söz konusu. Mevcut sorunların da görünmesine engel olan bir medya dili, akademik dil kullanılıyor. Bu bir sorun. Aksini dolaşıma sokmak çok zor.

Bunun problemli olduğunu, bunun teknolojik bir gelişme olmadığını, bunun hayvan refahını sağlayamayacağını, iklim krizine çare olmayacağını söyleyen çeşitli yayınlar var. Ama baktığınızda ana örüntünün içinde bu yayınlar çok marjinal kalıyor.

Yetkililer bilgiyi gizleyin diyor

Sağlık Bakanlığı’nın çalışmasını örneklediniz. O çalışmanın içinde 11 üniversite vardı. Bunları artık açık açık konuşabiliriz. Dava nihayetine erdi. İstinaf süreci devam ediyor ama rahatlıkla söyleyebiliriz. O çalışmada onlarca bilim insanı var. Sağlık Bakanlığı’nda çalışmış bir dünya bürokrat var. Sonra dönemin Sağlık Bakanı ya da bürokratı çıkıp “4- 5 yıl süren bir iş gizlenecek” diyor. Pardon da ben bunu bir hadsizlik olarak görüyorum.

Buradaki bilgi ne? Milyonlarca insanın sağlığını ilgilendiren, onların bilgilenmesi durumunda olumlu bir takım eylemlere aksiyonlara kalkışabilecekleri, kendi hayatlarıyla ilgili karar alabilecekleri bir durum.

“Sularda arsenik, ağır metaller vardı”

O çalışmada 1380-1400 yerleşim noktasına bakıldı 5 ilde. Bakılan yerlerden 52 tanesinin suyu içilemez nitelikteydi. Ya arsenik var ya da başka bir ağır metal. Yuvarlak hesap her gün binlerce insanı ilgilendiren bir şeyden söz ediyoruz. Böyle bir bilginin gizlenmesinde bir kusur var.

Glisofat oranı neden açıklanmıyor?

Tarım Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı o kadar çok proje ve çalışma yapıyor ki bu projelerin sonuçlarının, hele ki günümüz teknolojik imkânları düşünüldüğünde kamuoyuna açıklanmasının önünde hiçbir engel göremiyorum. Mesela, glifosat (zehirli herbisit) kullanımı… 4 yıldır o kadar yazı çizi olmasına rağmen konu, Meclis’te konuyla ilgili soru önergesi olmasına rağmen bakanlık ne kadar glifosat kullanıldığını açıklamıyor.

“Güvenilir su kamusal bir sorun”

İlk kitabınız ‘Mutfaktaki Kimyacı’da daha çok gıda güvenliği ile ilgili mesajlar vardı. ‘Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler’ de, en temel gıda maddemiz suyla başlıyor. Sağlıklı suya nasıl erişebiliriz? Plastik damacanalarda su alıyoruz. Suyu nereden alalım? Diğer güvenli gıdayı nereden alalım? Ne yapalım?

– Gıda güvenliği ile ilgili sorunlara ‘Ne yiyeceğiz, hangi ürün sağlıklı, bu gıdanın içinde hangi toksik kimyasal kalıntı var?’ gibi bireysel olarak bilgi edinmenin önemini asla gözden kaçırmıyorum fakat karşı karşıyla olduğumuz sorunlar bireysel tercihlerimizin, bireysel alışkanlıklarımızın düzenlenmesi ya da oluşturulmasından çok daha fazla kamusal bir sorun olarak görülmeye hak ediyor.

Güvenilir su içebilmek kamusal bir problem. Kamusaldan kastım ne? Bireysel baktığımızda mesele sadece tek tek bireylerde düğümleniyor. ‘Bülent Şık ne yapacak, Serkan Ocak ne yapacak?’ İmkânınız varsa, biraz da bilginiz varsa A markası B markası su alırsınız. Burada başka bir sorun var. Suyun içerisinde bir takım toksik madde olmasını istemiyorum, sağlığıma zarar verecek bir şey olmasını istemiyorum. Ama bu mesele bu düzlemde kaldığı sürece biz sorunları çözmekten çok öte bir yere konumlanırız.

Mesela İstanbul’da yaşıyoruz. Kanal İstanbul tartışması var. Bu bir yıkım projesi. Orman ekosistemlerini tahrip ediyor, yeraltı sularını tahrip ediyor. Antalya ölçeğinde baktığımızda dağ taş mermer ocaklarıyla doldu. Mevcut su varlıkları giderek azalıyor.

Böyle bir durumda hangi suyu içelim… Tamam, bunu tartışalım… Kesinlikle tartışalım, bunu önemsiz bulmuyorum ama öte taraftan biz sadece bunları tartıştığımız zaman, çok büyük bir yıkımı, daha büyük bir felaketi de görmemiş oluyoruz.

Birilerinin buna duyarlı olması, yazması çizmesi, bir şeyler yapmaya çabalaması yani hakikaten üzerimize düşen bir sorumluluk var. Onu yerine getirmeye çalışıyoruz. Ama bunu ben çözemem. Sen çözemezsin. Büyük yapılara, kurumlara ihtiyaç var.

“Böcek ekosistemi çöküyor”

Kitabın sonlarında içinde bulunduğunuz pandemi ile ilgili de günce var. Sizin bu günceyi tutmanız çok önemli. Çünkü çok sorun var pandemi ile ilgili. Bu güncede neler var?

– Kitapta bir bölüm var, mesela tüm dünyada böcek ekosistemlerinde bir çöküş var şu anda. Sadece bu bile bizi ‘eyvah ne oluyor, bir şey yapmalıyız?’ dedirtmeli. Biz derken kurumların harekete geçmesi lazım. Bu sorunlar böyle çözülebilir. Ancak böyle siyasal bir irade yok. Sadece Türkiye’de değil, dünyada yok. Dünyanın benzeri ülkelerinde aynı sorunlar yaşanıyor.

Şunu yapmak istedim aslında, ‘Bu yeryüzü tükenirse, yaşanmaz hala gelirse Mars’a gideriz’ deniliyor. Çok popüler bir konu. Sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bunun ne kadar imkânsız bir şey olduğunu göstermeye çalıştım.

Refik Saydam neden kapatıldı?

Salgın meselesinde de hala dolaşımda, tıbbı tedavi söyleminin bir egemenliği var. İşte aşı bulunursa her şey normale dönecek gibi bir hissiyatımız var. Bu salgının ilk günlerinde de böyleydi. Hala da böyle. Elbette aşı bulunsun, buna kimsenin itirazı olmaz, ben de dahil. Fakat yani bu salgının çok beklenen bir şey olduğunu, en az 17 yıldır, yani benim takip ettiğim kadarıyla, böyle bir problemle karşılaşabileceğimizi dile getiren, geçtiğimiz bu 15-20 yıl içinde dünyanın değişik yerlerinde benzeri salgınların olduğunu ve küresel bir pandemiye dönüşmemesinin bir şans olduğunu değerlendiren raporlar olduğuna yer verdim.

İki farklı ülkede salgınla ilgili aşı çalışmaları var. Aşı bulununca iş normale dönecek diye bir söylem ortaya geziyor.

Şimdi kalkıp kimse şunu hatırlıyor mu bilmem, kitapta yazdım, Türkiye’de Refik Saydam Aşı Üretim Merkezi, dünyanın en önemli aşı üretim merkezlerinden biriydi. 2011’de kapatıldı. Bütün bir kurumun geleneği, akademik birikimi, uzmanlıklar, kadrosu hepsi lağvedildi. Yok edildi. 1926 onun kuruluşuydu. Ama daha evveline götürürüz yani. İşin içinde olanlar 1877’ye kadar gider Türkiye’deki akademik aşı çalışmalarından söz ediyorum özellikle. Bu birikim neden heba edildi?

“Türkiye neden aşı üretemiyor”u tartışalım

Türkiye her yıl 2017-2018’de 270 milyon dolar civarında her yıl aşı ithalatı yapan bir ülke. Aklınıza gelebilecek her aşıyı ithal ediyoruz. Daha geçmişe baktığımızda 1930’larda, 1940’larda çok önemli enfeksiyonlarda büyük bir kısmı için, difteri, tetanos, kızamık, boğmaca yani onlarca hastalık sayabilirim, bu kurum onu dünyaya ihraç ediyordu. Böyle bir geleneğin üzerine neden basıldı mesela? Yani biz aşıyı tartışırken tam da bu meseleyi tartışır durumda olmayalım?

Türkiye neden aşı üretemiyor sorusunu niye ortaya koymayalım. Buna bu şekilde, uğraştığımız meselelerini bir kök nedeni, bir geçmişi olduğunu hatırlayarak bakalım istiyorum. Salgın güncesinde de onu yapmaya çabaladım.

Bu salgın ilk defa karşımıza çıkmış olabilir. Pandemi olarak yani. Ama bu önümüzdeki yıllar içerisinde sıklıkla karşımıza çıkacak. Bunun bir örüntüsü var. Bir şeylerin sonucudur demeye getirdim.

“Dayanışmaya ihtiyacımız var”

Peki umudumuzu nasıl korumalıyız. Bu idarecilerden bir şey olmaz dediğiniz zamanlar oluyor mu? O durumlarda nasıl yapıyorsunuz ve umudunuzu  tekrar nasıl yeşertiyorsunuz?

Dayanışmaya ihtiyacımız var. Bu çok net. Toplum ne kadar çöküyor olsa da, içinde bulunduğumuz hukuk sisteminden tutun kamu yönetimine kadar yani bizim bir arada yaşamak gibi bir kaygımız varsa sorunları çözmek gibi bir irade sergilememiz lazım. Bundan vazgeçemeyiz. Umut da biraz orada.

“Eylemsizlik umutsuzluk doğurur”

Sürekli umutlu bir ruh halim yok tabi. Zaman zaman düştüğüm zamanlar, karamsarlığa düştüğüm zamanlar da oluyor. Ama kendime de sordum. Kitapta da buna şöyle bir yanıt verdim. Her şey bitti dediğimiz durumlarda bile bir takım şeyleri sürdürmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum. Kastım şöyle bir şey aslında. Umutlu olduğum için çaba sarf ediyor değilim. Bunu çok net söyleyeyim. Yani işte bizi günler bekliyor, o günler için çabalayalım. Öyle bir ruh halim yok. Ya da eyleme geçmek, bir şeyler yapmak için içinde köklenmiş bir umut duygusuna da ihtiyacım yok.

Umudun da umutsuzluğun da veya iyimserliğin, kötümserliğin eylemle vücut bulan bir şey olduğunu düşünüyorum. Eylemden kastın nedir diyeceksiniz? Yani çok hani basitleştirerek söylemek gerekirse politik bir insan olmak. Politik bir insan olmaktan kastım da, “Bana ne oluyor, benim çevremde ne oluyor” bu tip soruları sorup duyarlılık geliştirmek. Bu böyle bir şey. Az veya çok fark etmez. Eylemsizlik bir köşeye çekilmek halinin umutsuzluk doğurduğuna ilişkin bir düşüncem var.

“Bilgi üretmeye devam ediyorum”

Geleceğe dair planınız nedir? Akademisyenlik hayatınıza devam etmeyi düşünüyor musunuz? 

– Barış Akademisyenlerine açılan davalar, geçen yıl Anayasa Mahkemesi bir karar aldı. Davalar esastan bozuldu. Hepsi kapandı. Sağlık Bakanlığı davası, oradan 15 ay ceza aldım ben. Cezayı bozulma talebiyle üst mahkemeye, istinaf mahkemesine gönderdim ben. Oradan henüz bir karar gelmedi. Ama avukat arkadaşların öngörüsü “Çok olumlu bir şey bekleme” diyorlar ama bekliyorum ne olacaksa artık. Barış Akademisyenlerin konusu OHAL komisyonunda. Hani en son adres orada gösterildi. Oradan çıkacak kararı bekliyoruz. Eninde sonunda bir karar çıkacaktır. Şimdi oradan çıkacak karar olumlu olursa bizim işe dönüşümüzün önünde hiçbir engel kalmıyor. Döneriz ama neye döneriz ne yaparız bilmiyoruz… Onu zaman gösterecek. Ancak yine de bir akademisyen olarak kendi adıma elimden geldiğince bilgi üretmeye devam ediyorum. Yapabileceğim tek şey bu. Bunu yapmak için de çabalıyorum.

Bülent Şık Kimdir?

Bülent Şık, gıda güvenliği ve halk sağlığı üzerinde çalışmalar yürütüyor ve ulaştığı bilgileri  kamuoyuyla paylaşıyor. bianet’te “Mutfaktaki Kimyacı” isimli köşesinde her hafta yazıları yayımlanan Şık, Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen bir kanser araştırmasının sonuçlarını Cumhuriyet gazetesinde yayımlayınca yargılandı ve “göreviyle ilgili bilgileri açıkladığı” gerekçesiyle 15 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Halk sağlığı çalışmalarına devam eden Bülent Şık, Türk Toraks Derneği Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü, Vefik Kitapçıgil Kamu Hizmeti Ödülü ve Halkevleri “Hakikatın Peşinde” Ödülü’nün sahibi.

“Barış akademisyenleri” arasında yer alan Şık, KHK ile Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevinden atıldı. Şık, barış bildirisine imza attığı gerekçesiyle yargılandığı davada ise diğer meslektaşları gibi beraat etti.

Post comments (0)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *