HABER DOSYALARI

Dünyada ve Türkiye’de #MeToo


Background
share close
MeToo hareketi İran’dan Hindistan’a, Japonya’dan Etiyopya’ya pek çok ülkeye yayıldı.
Dünyada ve Türkiye’deki MeToo hareketini İsveçli gazeteci Tomas Thoren, Danimarkalı gazeteci Sultan Çoban, Evrensel’den Sevda Karaca ve Avukat Zelal Pelin Doğan’la konuştuk.

Beril Eski

Kadınlar için tarihi bir dönüm noktasındayız. Dünyanın dört bir yanında ve Türkiye’de. 2017’den bu yana çığ gibi büyüyen kadın hareketi. Binlerce, milyonlarca kadının uğradığı tacizleri ifade etmek için sosyal medyada kullandığı o iki kelime. Me Too, yani, ben de.

‘Me Too’ ilk 2006’da Myspace’te kullanılıyor

Aslında MeToo ifadesi ilk olarak, aktivist Tarana Burke tarafından 2006 yılında MySpace’te kullanılıyor. Burke, cinsel tacizden sağ kalanlara destek amacıyla bir oluşum başlatıyor ve adını “MeToo” koyuyor.

İsmini Burke’un koyduğu bu hareketin, küresel bir harekete dönüşmesiyse 2017’yi buluyor. Burke’un kurduğundan bağımsız ama aslında aynı sebeplerle, kadınların uğradığı cinsel şiddetin konuşulması amacıyla hızla yayılıyor.

5 Ekim 2017’de New York Times’da yayımlanan yazı, Hollywood’un ünlü yapımcısı Harvey Weinstein’in yaklaşık 30 yıldır kadınları taciz ettiğini ortaya koyuyordu. Röportajların yanı sıra email’ler, yasal belgeler ve kayıtlara dayanan bu araştırmada, Weinstein’in kadınları taciz ettiği, kadınlara tecavüz ettiği, en az sekiz şikayet vakasında da tazminat ödeyerek uzlaşmaya gittiği belirtiliyordu.

Bu yazı, Weinstein’le çalışmış diğer isimlerin de yaşadıklarını anlatmasına vesile oldu, önce Amerika’da, ardından da dünyanın dört bir yanında kadınlar yaşadıkları cinsel şiddeti konuşmaya başladılar.

Hakkındaki tecavüz iddiaları yargıya taşınan Weinstein, 11 Mart 2020’de 23 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Ceza henüz kesinleşmemiş olsa da, verilen mahkumiyet, kadınlar için bir zaferdi.

MeToo hareketi İran’dan Hindistan’a, Japonya’dan Etiyopya’ya pek çok ülkeye yayıldı.

Ama belki de en enteresan tartışmalar, bugüne kadar kadın haklarında “ileri” görülen İskandinavya’da yapıldı.

Örneğin İsveç’te yayılan metoo dalgasıyla oyuncuların, avukatların, sağlık çalışanlarının ve diğer sektörlerde çalışanların cinsel tacizleri ifşa edildi, pek çok ünlü, cinsel taciz ve uygunsuz davranış suçlamaları nedeniyle işlerini ve mevkilerini kaybetti. Ancak kültür dünyasından ifşa edilen bir isim kamuoyunda çok konuşuldu. Bu vakayı İsveçli gazeteci Tomas Thoren şöyle anlatıyor:

“Bu vakalar arasında en öne çıkanıysa, kültür alanındaki çalışmalarıyla tanınan Jean-Claude Arnault oldu. Arnault, İsveç Akademisi’nde nobel edebiyat ödülünden sorumlu olan üyelerden biriyle evliydi. O dönem, İsveç günlük gazetelerinden Dagens Nyheter, Jean-Claude Arnault tarafından tecavüze uğramış, cinsel saldırı veya tacize maruz kalmış 18 kadının beyanlarını yayımladı.”

Bunun üzerine 2018 Nobel Edebiyat Ödülü ertelendi, Jean Claude Arnault da mahkeme tarafından suçlu bulunarak 2 yıl hapse mahkum edildi. Ancak, söz konusu İsveç olmasına rağmen, her ifşa olayı kadınlar lehine sonuçlanmayabiliyor.

Tomas Thoren “Bir diğer meşhur davada adalet sağlanamadı ve hatta mahkeme, mağdur aleyhine karar verdi. Gazeteci Cissi Wallin, meslektaşı Fredrik Virtanen hakkında ağırlaştırılmış iftira suçunu işlemekten suçlu bulundu. Gazeteci Wallin, meslektaşı Virtanen’in kendisine uyuşturucu verip tecavüz ettiğini 2017’de sosyal medyada ifşa etmişti” dedi.

İfşalar ve suçlananların intiharları

Türkiye’de de metoo hareketi bir sosyal medya kampanyası ve müstakil ifşalar şeklinde ilerlerken, aslında en büyük dalga, “Leyla Sallinger” isimli bir kullanıcının Aralık ayı başında Twitter’da Hasan Ali Toptaş’ın videosunu paylaşarak, “Bu adamın ifşalanmasını heyecanla bekleyen kaç kişiyiz? diye sormasıyla başladı. Bu tweet’in altına 20’ye yakın kadın, Toptaş’ın kendilerine cinsel saldırıda bulunduğunu yazdı. Yazar Pelin Buzluk da Leyla Sallinger’ın tweet’ini alıntılayarak “Benim de kendisiyle korkunç bir anım var. O zaman evliydim, eşime bile anlatamadım. Yıllar sonra güçlükle anneme anlatabildim” paylaşımını yaptı. Bu ifşalar, edebiyat ve yayıncılık dünyasında metoo hareketini fitilledi ve pek çok erkek ifşa edildi.

İfşa sürecinde en çok tartışılan konu belki de, tacizle suçlanan İhtiyar Kitapevi’nin sahibi İbrahim Çolak’ın intiharıydı. Bu intiharın linç sonucu gerçekleştiğini öne sürenler de oldu, kadınların hukukta kendilerine adalet bulamadığı için ifşaya başvurduğunu ve ifşanın lince indirgenemeyeceğini savunanlar da. Benzer bir olay İsveç’te de yaşanmıştı. Ünlü oyuncu ve tiyatro yönetmeni Benny Fredriksson cinsel tacizle suçlanmış, ardından işinden istifa ederek intihar etmişti. Ancak İsveç’te Fredriksson’un intiharı üzerine eleştiriler medyaya yöneldi, medya “cadı avı yapmak”la suçlandı. İsveç Basın Konseyi teyit edilmemiş bilgileri yayımlayan gazeteleri eleştirdi.

İsimsiz ifşa olur mu?

Türkiye’deki ifşalar üzerine bazı yayınevleri ifşa edilen yazar ve editörlerle sözleşmelerini sonlandırdı, Hasan Ali Toptaş’a verilen ödül iptal edildi, yine Toptaş’ın kitabından yola çıkarak yazılan film senaryosu iptal edildi. Kadınların ifşaları devam ederken, gazeteci Melis Alphan da yıllar önce uğradığı bir tacizi isim vermeden paylaştı. Bunun üzerine çeşitli isimler üzerinden spekülasyon başladı. Bu spekülasyonlar da “isimsiz ifşa olur mu” tartışmasını beraberinde getirdi. Aslında benzer bir durum da Danimarka’da me too hareketinde yaşanmıştı. Danimarkalı gazeteci Sultan Çoban, bu olayı anlattı:

“Yakın zamanda, yani bu sene bir kadın gazeteci, Sofie Linde isminde bir sunucu. Aslında daha çok eğlence programları falan sunan bir kadın. Bir ödül töreninde sunuculuk yaparken kendi başından geçen bir olay anlattı. Aslında orada kendi hikayesini anlattı. Nelerden geçtim şu anki pozisyonuma gelmek için gibisinden bir hikaye anlattı. Ve burada işte yıllar önce, daha çok genç bir gazeteciyken, bir editörü tarafından yani çalıştığı kanalın, çalıştığı kanal da Danimarka’nın public service kanalı. Denmarks Radio diye geçen kanal. Orada işte üst düzey bir editör buna bir yılbaşı partisinde, işyerinde olan bir iş partisinde dışarıda sigara içtikleri esnada şey diyor: Şimdi benimle geliyorsun ve bana bir blowjob veriyorsun, yoksa senin kariyerini yerle bir ederim, diye tehditte bulunuyor kıza. Kız yapmıyor, boyun eğmiyor buna ama yıllar sonra bunu anlatıyor.”

Sofie Linde’nin ifşası, her ne kadar isim vermese de, başka kadınların erkekleri ifşa etmeleri için onları cesaretlendirdi. Bunlar arasında siyasi liderler, Kopenhag belediye başkanı gibi isimler de var. Ve bu kişiler istifa ediyorlar ya da ettiriliyorlar. Ancak Linde yine de isim vermediği için eleştiriliyor.

“Mesela Sofie Linde ismindeki sunucu kadına şöyle bir eleştiri iletiyor bazı gazeteciler, neden ismini söylemedin, hikayeni anlatırken ifşa ettiğin kişiyi de açık açık söylemelisin. Kadın da bunu şöyle savundu, burada kişi önemli değil, dedi, burada aslında önemli olan hikayenin kendisi. Kişi bunu yaparken neden yapıyor? Kime karşı yapıyor? Kurbanlar genel olarak genç, yeni yetme çalışan kadınlar vs. Aslında burada şunu tartışmalı, sistematik bir cinsiyetçilik, sistematik bir taciz kültürü mü var?”

Hem İsveç’te hem de Danimarka’da me too süreçleri aslında bir “rıza yasası”nın kabul edilmesine vesile oldu. İsveç’te önceki yasada cinsel şiddet mağdurlarının cinsel ilişkiye girmek istemediklerini kanıtlamaları gerekiyordu. Ancak yeni yasayla ispat yükü değişti, artık açıkça rıza alınmayan her türlü cinsel ilişki mahkemede cezalandırılıyor ve şüpheli karşı tarafın rıza verdiğini kanıtlamak zorunda kalıyor. Danimarka’da çıkan yeni yasayla ise, açıkça rıza gösterilmeyen her türlü cinsel ilişki tecavüz sayılıyor.

‘Mağdurun beyanı masumiyet karinesini zayıflatmaya yeter’

Türkiye’deki bu güçlü ifşa dalgası, aslında herkesi bazı alışkanlıklar, öğrenilmişlikler üzerine düşünmeye itti. Evrensel yazarı gazeteci Sevda Karaca, bu güçlü ifşa dalgasının aslında bir yaygın bir adaletsizlik duygusunun ifadesi olduğunu söylüyor:

Kadınlar yaşadıkları şiddeti adalet mekanizmalarına taşıdıklarında adaletsizlik kadınları adeta buralara başvurdukları için pişman etmeye dönük tutumlarla kendini gösteriyor. Göstere göstere yaşanıyor gerçekten de. Ve kadınların seslerini sosyal medyaya taşımaları, bir bakıma buna zorunlu da kalmaları, adaletsizlik duygusunun yaygınlığını ve üzeri örtülemez bir biçimde var olduğunu da gösterdi.”

Ancak yanlış bilginin, daha doğrusu insanların işlerine gelen, inanmakta zorlanmadıkları bilginin hızla yayıldığı bu çağda, bazı kavramlar da yanlış algılanabiliyor. Örneğin kadının beyanını esas almak ilkesiyle ne kast ediliyor, gibi. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nden Avukat Zelal Pelin Doğan, bu ilkenin, kadın olsun-olmasın tüm cinsel şiddet mağdurlarını kapsadığını belirtiyor. Doğan, dünyada da başvurulan bu ilkeyi şöyle açıklıyor:

Örneğin İspanya’daki Yüksek Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda detaylı bir içtihadı ve birikimi de mevcut. Bu ilkeye göre mağdurun beyanı mevcut tek kanıt olsa bile, masumiyet karinesini zayıflatacak yeterli bir kanıt olarak kabul ediliyor. Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, özellikle de cinsel taciz suçu çok fazla tanığı ve delili olan suçlar değildir aslında. bu durumda da beyanın dışındaki herhangi bir delilden yoksun olan mağdur, olayların nasıl gerçekleştiğini açıklayabilen tek kişidir aynı zamanda. Kadının beyanı esastır demek, kadının beyanı suç şüphesinin oluşması için yeterli bir delildir demektir. Cinsel saldırı eylemine ilişkin beyanın yargı makamları tarafından incelenmesi gerekiyor demektir. Fakat yalnızca bir inceleme yapılması yeterli değil bu noktada. Bununla birlikte örneğin soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında kadının kendini en sağlıklı biçimde ifade edeceği imkanları yaratabilmek, kimliğinden ötürü karşılaşabileceği dezavantajları ortadan da kaldırmak demektir.”

Avukat Doğan’ın açıklamalarına göre kadının beyanını esas almak, beyanın kesin delil teşkil ettiği anlamına gelmiyor. Peki masumiyet karinesi açısından ifşalar ne ifade ediyor?

“Masumiyet karinesi, bir suçlamayla karşı karşıya kalan kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olmadığı sürece suçlu sayılamayacağına ilişkin bir ilke. Tam bu noktada İspanya Yüksek Mahkemesi bir içtihadında şöyle diyor: Evet, cinsel saldırı mağdurunun ifadesi, elimizdeki mevcut tek kanıt olsa bile, masumiyet karinesini zayıflatacak derecede yeterli bir kanıttır. Fakat bu durum masumiyet karinesinin otomatik olarak çürütüldüğü anlamına gelmez. İspat yükü yer değiştirmez. Burada asıl sorumluluk kişinin cinsel dokunulmazlığını korumakla yükümlü olan yargı makamlarınındır.” 

‘İspanya, kadının beyanı esastır ilkesi için üç kriter öngörüyor’

Avukat Zelal Pelin Doğan, İspanya Mahkemesi’nin de bu durumlar için belli kriterler öngördüğünü belirtiyor:

“Yargı makamları öncelikle mağdurun beyanının akıl hastalığı, alkol, uyuşturucu gibi herhangi bir sebeple sakatlanıp sakatlanmadığı veya beyanın kızgınlık, intikam, pişmanlık gibi herhangi bir saik taşıyıp taşımadığına bakıyor. İkinci olarak beyanın tutarlılığına, diğer yandan tıbbi raporlar veya herhangi başka bir delille desteklenebiliyor mu diye inceliyor. Bu ek delillere beyanı güçlendirmek için başvuruyor. Suçun işlendiğine kanaat getirmek için mutlak deliller olmadığını da hatırlatıyor. Son olarak, üçüncü kriter ise suçlamanın esasıyla ilgili. Burada beyanda her ne kadar mağdur için olayı tekrar tekrar yaşamak veya anlatmakta zorluklar olsa da, bu beyanlarında ifadelerinde genelleme yapılmaması, bu ifadelerin tutarlı olması, ve aynı zamanda mağdurun mahkemedeki tavrı gibi alt kriterler değerlendiriliyor.”

‘Kültür, akademi, medya ve yayıncılık dünyasında “üstadlık” müessesesi erkeklere tapulanmış bir alan’

Gazeteci Sevda Karaca, son ifşa dalgasının kültür ve yayın dünyasındaki “üstadlık”, “ustalık” müessesesine de çomak soktuğunu, bazı alışılagelmiş statülerin tepetaklak edildiğini söylüyor:

“Kültür, akademi, medya ve yayıncılık dünyası, usta, duayen, üstadlık müessesesinin erkeklere sanki böyle sistematik eşitsizliklerin sonucu olarak değil de, bu dünyanın doğası böyleymiş, bunun gereğiymiş gibi tapulandığı alanlar. 00:20 şimdi bunun cinsiyet eşitsizliğinin kadim tarihiyle çok açık bağları var. kadınlar yüzyıllardır kültür ve fikir ürünlerinin yaratılıp yaygınlaştırıldığı kamusal alanın öznesi olarak değil, daha çok görünmez olan, değer görmeyen, domestik alanların çitleri arasına hapsedilen varlıklar oldu. sanki kadınlar sadece üstün yetenekler gösterebilirlerse bu alanlardan para kazanabilirler, değilse işte diğer işlerin yanında kendi kendilerini eğledikleri bir boş vakit uğraşısı muamelesi görür kadınların yaratıcı faaliyetleri. Hani neredeyse dikiş nakış derekesine indirgenir.”

Gazeteci Sevda Karaca’ya göre kültür dünyasında kadınların varlıkları cinselleştirilerek nesneleştiriliyor ve kadınlar ancak egemenlerin onayıyla var olabiliyorlar.

“Mesela yazarlık müessesesi erkeklerin sahip olabileceği özelliklerle tanımlanır ama, örneğin çeviri alanı içten içe hep kadınlara hasredilir. Çünkü kadınlar ancak fikri bir değer oluşturan erkeklerin yapıtlarını başka bir dile tercüme edebilirler. Sanki boş vakitlerde yapılan bir iştir çevirmenlik, evcimen bir şeydir yani. Mesela yazarlık bu kadar değerli bir işken, bugün bile hala çevirmen emeğinin bu kadar değersiz olmasında bunlar da etkili değil mi örneğin? Ya da örneğin kadın muhabirler yaşam sayfası, sağlık sayfası, filan gibi alanlarla ilişkilendirirler meslek hayatlarının başında. Bu alanlar, kadınlara özgülenen alanların sanki birer uzantısı gibidir. Sanki özel bir uzmanlık gerektirmez gibi muamele görür ve kadınlar ancak kendilerini ispat ettikten sonra, örneğin işte diplomasi, ekonomi muhabirliği, köşe yazarlığı gibi hani böyle ciddi işleri yapabilirler gibi değerlendiriliyorlar.”

‘İfşayı nasıl tartışabiliriz?’

Karaca, son ifşa dalgasını çok önemli buluyor, kadınlar lehine ciddi sonuçlar doğurduğunu söylüyor. Ama ifşa süreçlerinde kadınların hala tartışması gereken başka noktalar da var: İfşa belli bir kesimden gelen kadınlarda farkındalık ve güçlenme yaratırken, farklı kesimden gelen kadınlara ne ifade ediyor?

“Ben son dalganın, son ifşa dalgasının esas olarak bu alanlardaki örgüt ve kurumların etik kurallar, tutum belirleme noktasında somut adımlar atmalarını hızlandırdığı için de etki gücünü çok önemli, çok değerli bir biçimde hissettirmiş olduğunu düşünüyorum. Ama ifşa yöntemini tartışırken kullandığımız dil, bu yöntemi savunurken çizilen çerçeve, ifşa edenle aynı yaşam koşullarını paylaşan ama bu davete icap etmeyen kadınlara –bir gün sen de ifşa edecek kadar güçlü hissedeceksin- mesajı da verme riski taşıyor. Yani ifşayı tartışılamaz bir politik araç ilan etmeden önce, tartışmaları sanki kadınlara, kadın hareketine bir saldırıymış gibi değerlendirmeden önce, bunları düşünmeliyiz. Kadınlara –ya o kadar güçlenemezsem- kaygısını yaşatmayan, bu savunmacılığa yol açmayan bir biçimde nasıl tartışabiliriz? onların kaybedecek hiçbir şeyi yok, benim çok şeyim var, diye düşünerek aslında kadın hareketinin yükselen, yükseltilmesi istenen mücadelesinin uzağına düşmemesini nasıl sağlayabiliriz? Bunlar üzerinden atlayabileceğimiz sorular değil bana kalırsa. Çünkü çok iyi biliyoruz ki bugün çok geniş kadın kesimlerinin yaşam koşulları, içinde yaşadıkları toplumsal yapı yaşadıkları şiddeti ifşa ettiklerinde onları rahatlatacak, faili değersizleştirecek, itibarsızlaştıracak, kadının sarılıp sarmalanacağı bir yöntem olarak işlemesinin önünde çok büyük bir engel.”

Sevda Karaca’ya göre, ifşa mekanizmasıyla ilgili bir diğer konu da, yalnızca ün ve statü sahibi erkekleri hedef alabilmesi, bu alanda başarıya ulaşabilmesi:

“Bugünkü görünümleri itibariyle ifşa, sonuçta, itibarı yok etme, ün statüyle varlık sürdürdüğü alanlardan failin dışlanmasını sağlamak gibi bir gücü devreye sokuyor. Dolayısıyla bu kişinin sahip olduğu itibara, statüye önem veren kesimleri harekete geçirerek, bu alanlarda yapılabiliyor.”

Önceki İçerik
Post comments (0)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *