HABER DOSYALARI

“Ölürse garibanlar ölür”: Deprem ve sınıf tartışmaları


Background
share close
İzmir depreminden sonra Prof. Dr. Ahmet Ercan’ın “Depremde sadece yoksullar ölür” sözlerinden sonra “Depremde kayıplar salt sınıfsal mıdır, değil midir” tartışması başladı.
Geniş bir çerçeve içinde gelişen bu politik-entelektüel tartışmayı, Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Prof. Dr. Asuman Türkün, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık bölümü öğretim üyesi Dr. Can Gündüz ve paylaştığı tweet ile tartışmayı genişleten Koç Üniversitesi Siyaset Bilimi doktora öğrencisi Nezih Onur Kuru’yla konuştuk.

Ekin Karaca

Haber dosyasının podcastini dinlemek için tıklayın

Türkiye, İzmir depreminin ardından yaşama tutunanlarla sevinip, kayıplarla üzülürken, devletin sorumlulukları ve 1999’dan beri yapılmayanlar da yine gündemde. Deprem vergilerinin nerede olduğu yine sorgulanıyor.

Ancak İzmir depremiyle birlikte bir başka tartışma daha gündemimize girdi.

Prof. Dr. Ahmet Ercan, Fox TV’de katıldığı programda “Depremde yoksullar ölür, zenginler ölmez. Hiçbir zenginin enkaz altından çıkarıldığını duymadınız, duymayacaksınız. Ana sorun yoksulluktur” dedi.

Bu sözlerle birlikte sosyal medyada “depremin sonuçları sınıfsal mıdır, değil midir” tartışmaları başladı. Bu tartışma soruları da beraberinde getirdi. Deprem ya da felaketlerin sonuçlarının ‘sınıfsal’ olduğu tespitini yapmak yeterli mi?

Bu tartışmayı ve ortaya çıkan soruları şehir planlaması, mimarlık ve siyaset bilimi uzmanlarına yönelttik.

PROF. DR. ASUMAN TÜRKÜN: SERMAYE, EMEK VE DEVLETE BAKALIM

Kentsel dönüşüm projeleri üstüne çalışmalar yapan Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Prof. Dr. Asuman Türkün, meselenin bir sınıf meselesi olduğunu kabul ediyor ama ekliyor: “Bu bir sınıf meselesidir ama burada durursak çok az şeyi açıklayabiliriz.”

Türkün’e göre sorunu geniş bir çerçeveden açıklamak için üç sacayağına ayrı ayrı bakmak gerek: Sermaye, emek, devlet…

Prof. Dr. Ahmet Ercan ana sorun yoksulluktur diyor. Evet, bunu kimse yadsıyamaz; bu bir sınıf meselesidir ama burada durursak çok az şeyi açıklayabiliriz. Burada bir üçlü sacayağı üzerinden bu meseleyi tartışmamız lazım: Sermaye, devlet ve emek. Bu üçlü yapı içerisinde değerlendirdiğimiz zaman daha doğru sonuçlara varacağımızı düşünüyorum. Bu üçayağa baktığımızda hiçbirinin aslında yekpare olmadığını, kendi içinde farklılaşmalar bulunduğunu söyleyebiliriz. Sermaye sınıfına baktığımızda, bunun içinde de farklılaşmalar var. Büyük sermaye var, orta ve küçük sermaye var…

60’lardan sonra “yap-satçı” denilen orta ve küçük ölçekli sermayeli müteahhitler kentin dönüşümünde belirleyiciyken, 80’lerden sonra çok daha büyük sermayenin devreye girdiğini ve kenti büyük parçalar halinde dönüştürmeye başladığını biliyoruz.

Gayrimenkul yatırım ortaklıkları gibi güçlü, büyük sermaye oluşumları ortaya çıkıyor, aynı zamanda TOKİ gibi, KİPTAŞ gibi güçlü kamu kurumları devrede. Bunların kentin pek çok alanında dönüşümlerde belirleyici olduğunu görüyoruz.

Gecekondudakilerin hayatı daha riskli hale geldi”

Son dönemlerde yine parsel bazında dönüşümlerin, yani yine 60’ların “yap-satçı” süreçlerine benzer süreçlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Mesela Kadıköy’de, Levent’te parsel bazında dönüşümler söz konusu. Yani rant değeri yüksek alanlarda bu dönüşümlerin, müteahhitlerin de ilgi alanına girdiğini ve bu dönüşümlerin yapıldığını görüyoruz. Ama sorun son yıllarda yaşadığımız, burada da aşırı sayıda konut üretiliyor, satılamıyor, özellikle ekonomik kriz dönemlerinde malzeme fiyatları artıyor, müteahhitler iflas ediyor ve aslında herkes mağdur oluyor.

Fikirtepe bunun en iyi örneği. Burası gecekondudan dönüşümün yaşandığı bir alan. Çok ciddi imar artışları verilerek müteahhitler buraya çekildi. Orta ve büyük ölçekli müteahhitler girdiler ama sürdürülemedi ve herkes mağdur oldu.

Burada gecekondu alanında yaşayan insanların bu süreçte yaşadığı mağduriyeti düşünürsek, bu kişiler hem mülksüzleşmiş oldu, hem yoksullaşmış oldu ve toplumun dezavantajlı kesimi olarak piyasadaki konutlardan birilerine kiracı olarak girmiş durumdalar. Ne kadar sağlam konutlarda oturduklarını da bilmiyoruz. Süreç de burada başlıyor.

Eskinin gecekondu mahallesi bu kadar riskli değilken, şimdi hayatları çok daha riski hale geldi aslında.

“Yoksul bir kiracıysanız şansınız yok”

Çalışan sınıfları emek çerçevesinde düşündüğümüzde, bu dönüşümde pay ayırarak dahil olabilenler var, bir yandan da hiç katkı koyamayacak olanlar var.

Ayrıca mülk sahibi ve kiracı ayrımı var. Hele yoksul bir kiracıysanız hiç şansınız yok, kentin en dezavantajlı bölgelerinde barınmaya çalışıyorsunuz. Örneğin Avcılar gibi 1999 depreminde ciddi hasar görmüş binaların olduğu bölgelerde kentin en dezavantajlı kesimlerinin barınmaya çalıştığını biliyoruz.

Bunlar arasında kent yoksulları, göçmenler, LGBT bireyler var… Bu tür alanlarda gerçekten yoksulluk öldürüyor diyebilirsiniz. Bir deprem olduğunda en fazla zarar görecek olanlar da barınmaya çalışanlar olacak.

“İzmir’de gecekondu bölgesinde yıkım olmazken…”

Prof. Dr. Türkün, gecekondu bölgelerinin İzmir’deki depremde zarar görmediğini belirtirken, önemli bir noktaya da dikkat çekiyor. En çok bu bölgeler kentsel dönüşüme alınıyor ve insanlar güvenli alanlardan çıkarılmış oluyor:

“Kentin en yoksullarının yaşadığını varsaydığımız gecekondu bölgeleri zarar görmezken, ruhsatlı dediğimiz bölgelerde ciddi yıkımlar oldu. Burada da görünen o ki, bina tipolojisinin bu depremlerde çok önemi var. Kaç katlı olduğu, nasıl yapıldığı, mühendislik hizmeti alıp almadığı… Bütün bunların çok önemi var.

Gecekondu bölgelerinde yaşayanlar depremde zarar görmedi ama kentsel dönüşüm dediğimizde de en fazla bu bölgelerin dönüştürülmeye çalışıldığını görüyoruz. Yerlerine yapılan örneklere baktığımızda, bu dönüşümlerde kolay kolay çok iyi bir örnek bulamazsınız. Yani hem bina kalitesi, hem yaşam standartları olarak düşük seviyede, oraya yerleştirdiğiniz insanların da kentle ilişkilerini zedeleyecek şekilde dönüşüm yapılıyor.”

“Deprem vergileri kullanılmadı”

Konut sorunun çözmek için devletin ciddi kaynak ayırması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Türkün, şöyle devam ediyor:

1999’da depremden sonra ciddi biçimde vergiler toplandı ama bu vergiler sorunu çözmek için kullanılmadı. Yoksa aslında çoktan çözülürdü.

Okullar, hastaneler bile yeterince güçlendirilmedi, yenilenmedi ve devlet kentsel dönüşümü rantı yüksek alanlara kaydırdı ve deprem nedeniyle mutlaka yenilenmesi gereken yerlere ise müdahale edilmedi” diye konuşuyor.

Tabii ki sonuçta ortaya çıkan manzara, toplumun en dezavantajlı kesimlerinin çok büyük bölümü konut kalitesi bakımından depreme dayanıksız yerlerde yaşıyorlar.

Evet, bu çok sınıfsal bir mesele ama bir yandan da ciddi bir politika eksikliği olduğundan söz edebiliriz. Sınıfsal bir mesele derken buna sadece çalışan sınıflara değil, sermaye sınıfını ve kamuyu da katmak lazım. Üçünü birlikte değerlendirerek buradan bir sonuç üretmemiz lazım.”

DR. CAN GÜNDÜZ: “Bireysel ahlaksızlığı üreten sistem”

Depremin sonuçlarının sınıfsal olduğuna ilişkin tartışmaların başladığı andan itibaren İzmir Bayraklı’da orta, orta-üst sınıfın yaşadığına vurgu yapan ve depremin sonuçlarının sadece sınıfsallık üzerinden tartışılamayacağı yönünde çok sayıda paylaşım yapılmıştı.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık bölümü öğretim üyesi ve Mimarlar Odası İzmir Şubesi eski yönetiminden Dr. Can Gündüz,  orta sınıfın fakirleşmesine dikkat çekerek, 600-700 bin liraya daire satışlarının olduğu bir bölgede dahi, riskli raporu verilen apartmanlardan insanların neden çıkmadıklarını ya da çıkamadıklarını sorguluyor:

Önümüzdeki günlerde yaralarımızı sararken bir yandan kentleşmeye, mesleki sorumluluklara, inşaat sektörünün açmazlarına dair konuşmamız gereken çok fazla konu var. Sınıf perspektifi de bu başlıklardan yalnızca biri olmanın ötesinde bu başlıkların tümünü çaprazlamasına sürekli kat edip duran bir konu.

Bu depremin koşulları üzerinde özellikle yıkılan binaların büyük kısmı Bayraklı gibi kent merkezinde, orta ve hatta üst-orta sınıfın oturduğu, daire fiyatlarının 600-700 bin liradan başladığı bir semtte bulunduğu için konuyu sınıf perspektifinden ele almak ilk akla gelen yaklaşım olmayabiliyor.

Görebildiğim kadarıyla en çok dile getirilen meseleler, bölgenin delta ağzı olması nedeniyle zemin yapısının sorunlu olması, dolayısıyla yerleşim yerinin üst ölçekte planlama ölçeğinde yanlış seçilmiş olması ya da bina özelinde zemin etütlerine yeterli önemin verilmemiş olmasından bahsedenler var. Sorunu zeminde değil de binada arayanlar ise binanın kusurlarını, imar barışına, yapı denetim süreçlerinden geçmemiş olmasına bağlıyor.

“Her şey kitabına uygun ama sadece kağıt üstünde”

Bu depremde ortaya çıkan manzaraya yıkılan binalara baktığımızda kaçak yapılaşmış imar affından yararlanmış binalardan ziyade kullanma izinleri alınmış, fenni mesuliyet mühendislik hizmetleri alınmış, zemin sondaj raporları alınmış binalar olduklarını görüyoruz. Semtte söz konusu olan mesele denetim mekanizmalarının, kapsamının dışında kalmaları değil.

Görünen o ki her türlü belge var. Her şey kitabına uygun ancak hepsi sadece kağıt üstünde. Şimdi bundan nasıl sonuçlar çıkarılması gerektiğinin iyi araştırılması gerekiyor.

Konuyu çabucak bireysel ahlaksızlık zeminine taşıyanlar oluyor. Rüşvet kabul ederek belge veren yetkililer, çizilmemesi gerekeni çizen ya da kendi çizmediği projenin altına imzasını atan mimar ve mühendis meslektaşlarımız… Oysa bu da sorunu görmezden gelmenin bir başka yolu. Konuyu bireysel ahlaksızlık zeminle taşıdığınız zaman bu ahlaksızlığı üreten sistemden bahsetmemeyi tercih etmiş oluyoruz.

“Mühendis uyarısına rağmen binanın boşaltmayanlar oldu”

Diğer bir husus denetim sisteminin uyarılarına kulak asmayan kullanıcılar. Örneğin yıkılan iki binada riskli yapı tespiti yapılmış olmasına karşın, hatta apartman toplantısına davet edilen mühendisin binanın zemindeki sıvılaşmadan dolayı dayanımının tamamen yitirdiğini aylar öncesinden belirtmesine karşın kat maliklerinin binayı boşaltmak için gerekeni yapmamış oldukları görülüyor.

Bunun nedenlerinin de çok iyi araştırılması gerekiyor. Bu basitçe cahillik ya da açgözlülük mü yoksa işin içinde başka bir takım çaresizlikler mi var? İnsanların bu kadar hayati bir konuyu bile arka plana atmalarına neden olan gündelik yaşamsal öncelikler nelerdir?

Acaba insanlar bir yıl boyunca belli kira gelirlerini alamayınca gelir düzeyleri, yaşam standartları nasıl etkileniyor? Orta sınıfın fakirleşmesi bu konuda ne kadar etkili ve nasıl oluyor da göz göre göre ikna edilemiyorlar gibi soruların samimiyetle sorulup araştırılması gerekiyor.

Sermaye lehine kurulmuş sahtekarlık

Dolayısıyla depreme ilk bakışta sınıf perspektifinden bakılması çok anlamlı gözükmese de, çünkü bu depremin tahribat bölgesi özelinde bariz bir mekansal adaletsizlik manzarası görülmese de, meselenin temelinde yatan tüm sorunlar sermaye lehine kurulmuş bir sahtekarlık üzerine çıkıyor ve bu işin içinde meslektaşlarımız da var, otoriteler de var, bu sorundan doğrudan etkilenen insanlar da var maalesef.

Konuyu mesleki sorumluluklar açısından konuşurken, sermayenin hırsı karşısında örgütsüz kalmış bir işsiz mimar, mühendis ordusunun varlığını da gözardı edersek bunların çaresizliklerine sırt dönersek konuyu bireysel ahlak tartışması üzerinden götürmek zorunda kalırız ve hep aynı hataları tekrarlamaya devam ederiz diye düşünüyorum. 

NEZİH ONUR KURU: HER ŞEYİ SINIFA İNDİRGEMEK TEMBELLİK Mİ?

Prof. Dr. Ahmet Ercan’ın depremin sonuçlarının sınıfsal olduğu yönündeki tespitleri Twitter’da tartışılırken, bir ismin paylaşımları “Depremin sonuçları tamamen sınıfsaldır” diyen kesimin çok tepkisini çekti.

Bu kişi Koç Üniversitesi Siyaset Bilimi doktora öğrencisi Nezih Onur Kuru’ydu.

Nezih Onur Kuru, paylaşımlarında Bayraklı’da yıkımın gerçekleştiği mahallelerde eğitim seviyesinin yüksek olduğunu, emlak değerlerinin üst seviyelerde olduğunu belirterek “Olan biten her şeyi sınıfa indirgemek zihinsel tembellik” demiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

Zengin-fakir edebiyatı veya sınıfsal analiz yaptığınızda, kültürel yozlaşma ve kurumsal çöküntüyü konuşamazsınız. Sadece ekonomi konuşursanız siyaset ve toplumun etkisini en aza indirgersiniz. Rant ekonomisinde sanayileşmeden önce kamusal sivil kültürün oturmayışı temel sebep. Bu işin birincil sorumlusu açgözlü müteahhitler değildir. Kurallara bağlı rasyonel bir yaşam tarzı üretememiş toplumdur, denetlemeyi bir kenara bırakıp kendi zenginlerini yaratmak için rant alanları açan siyasilerdir. Müteahhitler bu sürecin sonucudur. Asıl sorumluyu görmek lazım.”

Peki, Nezih Onur Kuru, deprem ve sınıf tartışmasında “Olan biten her şeyi sınıfa indirgemek zihinsel tembellik” derken neyi kastetti? Kendisinden dinleyelim…

“İşin için de ekonomi varsa her şey sınıfsaldır ama tamamen değil”

Depremin sınıfsallığı tartışmasında en sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Ekonominin içine girdiği her konu en azından bir ölçüde sınıfsaldır, ama tamamen sınıfsal değildir. Tamamen sınıfsal derseniz, toplumlara bir kısmı sanayileşmeden önce miras kalan devlet kurumları ve toplumsal normların etkisini yok sayarsınız. Ayrıca birey düzeyinde kültürel değerlerin ve aktör davranışlarının etkisini konuşamazsınız.

Nitekim deprem en temelde ekonomiden önce bir rasyonel kamusal otorite meselesidir, yasa koyucu aktörler, yani merkezi ve yerel otorite rasyonel kurallar ve denetleme mekanizmalarıyla bu sonucu engelleyemedikleri için Türkiye gibi bir deprem ülkesinde doğrudan ve birinci derecede sorumludurlar.

Yani siz bu depremlerde zenginler ölmüyor derseniz ve siyasal iktidarı doğrudan hedef almazsanız, bu ezberle bu konu tartışılır. Ben bu konuda siyasal iktidarın hedef alınması gerektiğini ve artık toplumda rasyonel bir talebin canlanması gerektiğini düşünüyorum.

“Müteahhitler birinci derece sorumlu değil”

17 Ağustos depremini Avcılar’da yaşadığım için ve hala ailem Avcılar’da bulunduğu için durumu yakinen gözlemliyorum. Bir adım geriden bakarsak bu işin birincil sorumlusu açgözlü müteahhitler değil. Evet, müteahhitler sorumlu ama birinci derece sorumlu değiller.

Esas sorumlu, denetlemeyi bir kenara bırakıp kendi zenginlerini yaratmak için rant alanları açan siyasiler ve kurallara bağlı rasyonel bir yaşam tarzı üretememiş toplum. Müteahhitler bu sürecin sonucudur. Asıl sorumluyu görmek lazım.

“Cadde üstü binalarda rant için kolon kesildiği biliniyor”

Avcılar, Bayraklı gibi pek çok ilçede yıkılan binaların gecekondu veya dar gelirli kişilerin yaşadığı binalardan ziyade cadde üzeri binalar olduğu görülüyor.

Bu binalarda daha çok iş yeri ve daire alanı, yani rant için kolonların kesildiği ve hem kamunun hem toplumun bunlara ses çıkarmadığı herkesin bildiği bir gerçek.

“Yoksul tanımı çok geniş”

Bununla birlikte Türkiye’de sınıf analizi yoksullukla karıştırılıyor, orta sınıf yok sayılıyor ve yoksul tanımı çok geniş tutuluyor. Orta sınıfın da son dönemde yoksullaşmasıyla birlikte zengin-yoksul ikiliği üzerinden orta sınıfı yok sayan siyah-beyaz bir yaklaşım söz konusu.

Bu yaklaşımla birlikte bir yandan sınıf analizinin teorik değeri düşüyor, diğer yandan sınıfsal çatışma ve ortaklıkların yanı sıra diğer etkenler olan kültürel yozlaşma ve kurumsal çöküntüyü konuşulamıyor.

Türkiye’de yoksul tanımı çok geniş yapılıyor, tanımı bu kadar geniş tutunca her şeyi yoksulluğun içine giriyor, böyle olunca da her şey ekonomik gibi görünüyor bu sefer de siyaset göz ardı edilmiş oluyor.

Emlak değeri ve eğitim düzeyi olarak Beşiktaş-Kadıköy seviyesinde

Emlak ve eğitim değerleri geliri tahmin etmek için kullanılan başlıca değişkenler. Son 10 yılda eğitimin gelir üzerinde etkisi azalsa da, Bayraklı’da nüfusunun yarısı 40 yaş üzerinde bulunan bu iki mahallede önceki kuşaklar için ayırt edici parametreler. Eğer siz en üst sınıf harici her yerleşim birimini yoksul sayarsanız, Türkiye’de 33 bin mahalle arasında, lise-üniversite mezunu oranı ve emlak değerine göre 250-350 arasında değişen sıralarda, yani yüzde 0.5-1’lik dilimde yer alan Manavkuyu ve Mansuroğlu mahallelerinde yaşayanları, hatalı bir şekilde yoksul kategorisinde değerlendirirsiniz. Ayrıca bu mahalleler eğitim ve emlak değerlerinde İzmir’de 1300 mahalle arasında ilk 30’da yer alırken, Bayraklı’nın 23 mahallesinde ilk 2 sırada bulunuyor. Halbuki, bu mahalleler son yıllarda hızla dönüşen ve İzmir’de orta-üst ve üst sosyal statüde (veya orta sınıfta) bulunan insanların yerleştiği ve orta direk meslek gruplarının İzmir ve Türkiye ortalama standartları üzerinde hayat sürdüğü yerleşim birimleri.

Ayrıca İzmir’de Balçova gibi bataklık arazisi olan ilçelerde yıkım olmadı. İzmir’in gecekondu semtlerinde de yıkılan bina yok. Veya Bayraklı’nın bu iki mahalleye yakın mahallelerinde bulunan ve daha düşük gelirlilerin oturduğu binalar da ağır hasar görmedi.

Demek ki sorun karikatürleştirilen zengin-yoksul meselesi değil sadece. Ekonominin yanı sıra coğrafi, kurumsal, kültürel pek çok sebep bir arada.”

 

Önceki İçerik
Post comments (0)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *