ALEV ÖZKAZANÇ İLE ARKA PENCERE

Salgın, kayıp ve dünya aşkı: Lynne Segal’in öyküsü


Background
share close

Alev Özkazanç

Britanya`da salgının patlak vermesinden hemen önceki günlerde yaşadığım güzel bir olaydan bahsederek başlamak istiyorum. Kişisel tarihimde özel bir yeri olan birisiyle tanıştım: adı Lynne Segal. Bugün 76 yaşında olan Segal, İngiltere’nin önde gelen sosyalist-feministlerinden ve Londra Üniversitesinde akademisyen.

Ortak bir arkadaşımızın bizi davet ettiği yemeğe geçmeden önce hep birlikte bir konferansa katıldık. Oxford yakınlarında özel bir bakım evinde çalışan Rachel Clarke adlı genç bir doktorun verdiği bir konferanstı bu. Doktorun çalıştığı yer palyatif bakımevi diye anılan yerlerden biriydi, kendisi de palyatif tip uzmanıydı. Palyatif bakımın ne olduğunu ben de ilk kez bu sayede öğrendim. Palyatif bakım, kanser gibi ölümcül ve çok ağrılı hastalıklarda hastanın son günlerini daha huzurlu geçirebilmesi için verilen tıbbi, psikolojik ve sosyal destekleri ifade ediyor. Doktor Clarke, yakınlarda çıkan ve çok ilgi çeken kitabına dair dokunaklı bir konuşma yaptı. Dear Life: A Doctor`s Story of Love and Loss. (Sevgili Yaşam: Bir Doktorun Sevgi ve Kayıp Öyküsü) Doktorun böylesine ağır ve depresif olabilecek bir konuyu esasen bir yaşam sevgisi meselesi olarak anlatması çok dokunaklıydı ve ölmekte olan insanların hayata arzu ettikleri şekilde veda etmelerinin önemini fark etmemizi sağladı. Lynne Segal konferans bitince söz aldı ve palyatif bakım meselesinin önemini teslim etmekle birlikte Britanya`da sağlık sisteminin bozulmasından ve çoğu insanın temel bakım hizmetlerine bile ulaşamıyor olmalarından yakındı.

Konferansın ardından yemeğe geçtik. Konuşma hepimizi derinden etkilemiş olmasına rağmen, yemekte daha iç acıcı konular ele alindi. Ne de olsa henüz Şubat ayındaydık ve iki hafta içinde koronavirüsün kapıya dayanacağından, belki de çoktan ortamda olduğundan habersizdik. Dahası salgınla birlikte dünya tarihindeki en önemli bakım krizlerinden biriyle karşılaşacağımızı da bilmiyorduk. Öyle ki bu salgının en travmatik yönlerinden birisi de yaşanan ağır palyatif bakım krizi oldu. Yüzbinlerce insan yanlarında sevdikleri hiç kimse olmaksızın kim bilir ne acılarla son nefesini verdi, büyük bir travma yaşayan aileleri ise cenazelerine bile katılamadılar.

Bu olaydan iki hafta sonra Britanya`da salgın resmi olarak tanındı ve Boris Johnson hükümetinin kısmen aldığı önlemlerle yavaş yavaş her şey durdu. Neredeyse bütün dünya durdu. Hayatımızda, henüz tam idrak edemediğimiz ve sonuçlarını öngöremediğimiz radikal bir kırılma daha yaşandı. Her şeyi yeni baştan düşünmemizi gerektiren bir gerçeklik şokuyla sarsıldık bir kez daha. Ben de 2013-2015 sonrasında Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeler nedeniyle kişisel ve mesleki hayatında önemli kırılmalar yaşamış olan, kayıp ve yas duygusunu ziyadesiyle tadan ve rotasını zar zor toplayan biri olarak bir kez daha sarsıldım. Eve kapanıp haftalarca sadece salgın haberlerini izlediğim günlerde, aylar önce kitapçıda gördüğüm bir kitabın başlığı geldi hep aklıma: Every time I find the meaning of life, they change it: wisdom of the great philosophers on how to live. (Ne zaman hayatın anlamını bulacak olsam, tekrar değiştiriyorlar: büyük filozofların nasıl yaşamalı sorusuna dair bilgeliği).

Gerçekten bu kadar hızlı değişen, giderek zorlaşan ve altüst edici darbelerle parçalanan hayatımızda nasıl yaşamalı sorusunun yanıtını bulmak çok zor, hatta bilge olmayı gerektirecek kadar zor. Bu tuhaf zamanlar üzerine düşünürken, uzun suren bir bocalama ve isteksizlik sonrasında ilk kez anlamlı bir şey yapmak için biraz enerji bulabildim. Salgından hemen önce Lynne Segal ile söyleşi yapmak üzere heyecanlı bir hazırlık yapıyor, kitaplarına bakıyordum. Salgından sonra tekrar bu fikre dönmek için birçok neden olduğunu sonradan fark ettim, en azından benim için anlamlı olan nedenler… Siyasi yenilgiler, derin kayıp duygusu ve yaşlanma üzerine çokça düşünmüş bir bilge olarak gördüğüm Segal`in yaşamı ve eseri çoğumuzun aklını kurcalayan bu soruya dair bize ilham verebilir diye düşündüm. Şimdi sizinle onun öyküsünü paylaşacağım. Ama öncelikle kendime dair bir iki şey söyleyeyim.

Segal`in benim yaşamımda özel bir yeri var demiştim. Onun 1979 tarihli ilk kitabı benim kendimi sosyalist-feminist olarak tanımlamamda çok belirleyici olmuştu. İngiltere`de Kadın Kurtuluş Hareketinin öncülerinden Shiela Rowbothom ve Hilary Wainwright ile birlikte yazdıkları bu kitabın adı şuydu: Beyond the Fragments: Feminism and Making of Socialism. Türkçeye Feminizm, Sosyalizm, Eylemde Birlik olarak çevrilmiş olan bu kitabı 1987 yılında okumuş ve çok etkilenmiştim, bu kitap sayesinde o andan itibaren İngiliz sosyalist-feminist geleneğine hep çok yakın hissettim. Thatcher’in 1979`daki büyük seçim zaferinin yani İşçi Partisinin büyük yenilgisinin hemen ardından yazılan ve feminist deneyimden öğrenen yeni bir sol birlik çağrısı yapan kitap 1970`lerin devrimci halesini hala üzerinde taşıyan ufuk açıcı bir eserdi. Sonrasında Segal`in Türkçede yayınlanan Gelecek kadın mı ve Yakın Çekim adlı eserlerini de çok beğenerek okumuştum. Yakın zamanda, daha önce okumadığım yeni kitaplarına bakarken iki tanesi daha çok dikkatimi çekti. Biri 2007 tarihinde yayınladığı öz-yaşam öyküsü idi. Diğeri ise 2013 tarihli yaşlanma üzerinde yazdığı kitaptı. Bu kitaplara bakarken onun yaşamına ve düşüncesine damga vuran temel meselenin ne olduğunu net olarak fark ettim. Segal, asıl olarak 80`lerden günümüze derinleşerek gelen ve feminizmi de sarmalayan büyük sağa kayma, neoliberal savrulma ve bunun yol açtığı yenilgi ve kayıp duygusuyla uğraşıyordu. Bu kayıp duygusu, yaşlanma ile birlikte giderek daha da ağır bir hale gelmişti. Kişisel ve politik olarak nostaljiye kapılmadan devam etmenin yolunu aramış, devrimci olmayan koşullarda var kalabilmek için hem devrimci geçmişin değerli yanını korumaya hem de yeni zamanların açtığı yeni olanakları anlamaya gayret etmişti. Ben de size onun yaşamını anlatarak bana ilham veren bu kadını tanıtmak istiyorum.

Aynı zamanda siyasi bir hatırat olan otobiyografisini izleyerek başlayayım.  Segal`in 63 yaşındayken yazdığı bu kitabın adi Making Trouble: Life and Politics. Adından anlaşılacağı üzere kitabında Segal, sadece kendini değil, yakın çevresini ve bütün olarak 1970`lerin ikinci dalga sol-feminist kuşağın coşkulu hikayesini anlatıyor. Kitap, 1960 ve 70`lerde yetişmiş cesur, kaygısız ve coşkulu feminist kadınların, 21. yüzyıl başında neoliberalizm hegemonyasının hüküm sürdüğü koşullarda yasar ve yaşlanırken karşılaştıkları karamsarlık ve yenilgi duygusuyla basa çıkmak için yazılmış gibi duruyor. Segal, 70`lere dair tutkulu bir savunma yaparken, bir yandan da 80 sonrasının ana akım feminizmini sorguluyor. Yani o kuşağın deneyimini siyasi olarak unutulmaya ve daha kötüsü yanlış hatırlamaya karşı korumaya çalışıyor. Ama bu, yeni olan karşısında geçmişi yücelten nostaljik bir savunma değil elbette. Daha çok, Segal`in feminizmden anladığı ve hala geçerli olmasını umduğu zorunlu şeylerin bir hatırlatması niteliğinde. Kolektif ruh ve daha iyi bir dünya yaratma coşkusu olarak siyaset fikri bunların başında geliyor. Tüm kitaba ve sonraki eserlerine damgasını vuran duygu da bu: birbirlerine bağlılık ve başkalarının hayatı için sorumluluk duyan insanların yaratıcı, coşkulu, dönüştürücü kolektif faaliyeti olarak siyaset.

Lynne Segal 1944`te orta sınıf Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Avustralya`da doğmuş. Annesi Avustralya’nın ikinci kadın cerrahıymış. Aile yaşamını “görünüşte geleneksel ama tuhaf ve çok mutsuz” olarak tanımlıyor. 60`ların yalancı ve ikiyüzlü orta sınıf yaşamından kaçmak için Sydney’deki küçük bir anarşist entelektüel çevreyle takılmış. “O yıllarda aradığım asıl şey, aşk ve seks idi” yazıyor. Sidney Üniversitesinde psikoloji eğitimi alıyor ve 1969`da doktorasını bitiriyor. Bu sırada ailesinin de zorlamasıyla pek de istemediği bir evlilik yapıyor ve ilk çocuğunun doğmasının ardından, bu mutsuz evlilikten kaçarak kendine yeni bir hayat kurmak üzere küçük oğluyla birlikte Londra`ya göç ediyor.

70`li yıllar onun tüm yaşamına damgasını vuran coşkulu bir kolektif eylemlilik dönemi olarak geçiyor. Ayrıca cinsel devrim yaşanırken 20 ve 30`lu yaşlarında girdiği mahrem ilişkilerin haz ve acılarıyla da dolu bir dönem bu. Feminist harekete girişi, 1971 yılındaki tarihi Kadınların Kurtuluşu Yürüyüşüne katılmasıyla başlamış. 70`ler boyunca Kuzey Londra`da solcu taban siyasetine ve sendikal mücadeleye katılmış, bir kadın merkezi kurmuş, gazete çıkarmış ve anti ırkçı faaliyetlere girişmiş. Bir dönem Doris Lessing`in kiracısı olduktan sonra Kuzey Londra`da bir ev satın almış ki 8 yıl boyunca komün evi olarak işleyen ev, onun ve birlikte yaşadığı iki feminist annenin siyasete katılmalarının zeminini oluşturmuş. Bu deneyimin çok güçlendirici olduğunu savunan Segal, 70`lerin feminizminin anneleri ve çocukları es geçtiğine dair eleştiriye sert bir şekilde karşı çıkıyor. Hatta Kadın Kurtuluş Hareketi`nin asıl gücünü genç yaşta anne oldukları için siyasi radikalizmin bildik formlarından dışlanan bu kadınlardan aldığını yazıyor. Ve elbette kitabında komün yaşamına özgü sorunlardan, ev işleri, çocukların bakımına dair gerilimlerden ve evde kısa süreli kalan erkeklerle girdikleri romantik ilişkilere kıskançlık ve kırgınlık gibi duygulardan da söz ediyor ama sonuçta şöyle diyor: “O döneme dair hatıralarım kurduğum dostluklara ve birlikte ne çok eğlendiğimize dair”.

Kitabın kapağında komün evine ait ikonik bir fotoğraf var. 1973 yılında çekilen bu fotoğrafta Segal, iki kadın arkadaşı ve toplam beş küçük çocukla birlikte evin önündeki merdivenlere oturmuş halde poz vermişler. Segal`in yanında 7-8 yaşlarında olan oğlu var. Kendisi kıvırcık kızıl saçları, muzip gülüşü ve zeki bakışlarıyla fotoğrafın merkezinde duruyor.

Bu etkileyici kitap, insani dayanışmanın ve kolektif eylemin acı ve zevklerine dair çok renkli bir anlatım sunuyor bize… Kendi kuşağını tüm coşkusu, tartışmaları, çeşitliliği, zaferleri ve iç parçalanma ve sonraki hayal kırıklılarıyla birlikte anlatırken Segal`in yaşam sevgisi ve dünya aşkının parlak gücüne tanıklık ediyoruz. Yaşam ve siyasetin sadece onun için değil, o kuşak için hep iç içe geçmiş olduğunu anlıyoruz. Nitekim, “siyasetin onun yaşamını bütünleştiren yaşamına anlam katan şey” olduğunu söylüyor ve siyasi eylemde her zaman dostluk, yakınlık, sıcaklık ve sosyalliği korumak gerektiğini hatırlatıyor.

Segal, sadece bir aktivist değil aynı zamanda bir akademisyen. Sol hareketin gerileyip ikinci dalga feminizmin de son bulduğu 1980 sonrasında bol bol düşünüp yazma fırsatı buluyor. Onun eserlerinin etkileyici yani, soyut teorik metinler olarak değil, daima feminist hareket içinden ve öz-eleştirel siyasi değerlendirmeler olarak yazılmış olmaları. Tam da bu siyaset ve hareket perspektifinin güçlü olması, onu güncel feminizmdeki kuramsal ve siyasi çıkmazlara düşmekten korumuş gibi görünüyor. Örneğin Kuzey Amerikan feminizmine damga vuran “bireysel güçlenme feminizmi” ile “mağduriyet feminizmi” ikilisinin kıskacına hiç yakalanmamış birisi. Tersine ikinci dalgadan gelen deneyimi ve sosyalist-feminist bakış açısıyla her ikisine de meydan okuyor. Kadınları daima güçsüz ve ezilen, erkekleri de ezen olarak işaretleyen özcü görüşlere ve kültürel feminizme karşı çıkıyor. Kadın-erkek karşıtlığına dayanan, kadınlar ve erkeklere dair özcü mitler üreten, kadınların içsel erdemlerine ve erkeklerin özsel kötülüklerine inanan yaklaşımları eleştiriyor. Feminizmin erkeklere karşı mücadeleye ya da dişil olanın yüceltilmesine indirgenemeyeceğini söylüyor. Ağır Çekim adlı kitapta erkek cinselliği ile erkek şiddetinin birbiriyle aynı şey olmadığını vurguluyor ve erkekliklerin zaman ve bağlama göre değişen kalıplarını inceliyor. Cinsellikle ilgili kitaplarında temel derdi ise cinselliğin karmaşık doğasını vurgulamak ve bunu heteroseksüel cinsellik konusunda da savunmak, yani heteroseksüel cinselliğin eril şiddet ve tahakküme indirgenmesine karşı çıkmak. Segal, 50 yıllık feminist mücadele sayesinde kadınların cinsel alanda güçlendiğini düşünüyor ve cinsel puritanizme karşı çıkıyor. Öte yandan cinsel alandaki normların kırılmış olmasının kadınlar arasındaki eşitsizlikleri gidermediğini, seks işçiliği ve göçmen kadın emeği gibi konularda küresel hiyerarşileri engellemediğini belirtiyor. Son dönem yazılarında feminizmi bireysel güçlenmeye indirgeyen ana akım fikirlerle mücadele ettiğini ve sosyalist perspektifini belirginleştirdiğini gözlemliyoruz. Ana akım feminizme yönelik temel itirazı, kapitalist piyasanın hegemonyası altında sahiplenmeci bireycilikten nasiplenmiş olması ve muhalif gücünü yitirmesi. Feminizmin, çok sayıda kadın için nihayetinde sefalet anlamına gelen bir bireysel güçlenme yarışına eşit erişim mücadelesine indirgenmesinin olumsuz sonuçlarına dikkat çekiyor. Tek tek kadınların bireysel güçlenmesi olarak feminizm perspektifi hala çok sayıda kadının ezilmesini önlemiyor, hatta görmezden geliyor diyor.

 

Anlaşılacağı üzere Segal`in feminizmi sadece kadınlarla sinirli olmayan, eşitlikçi bir toplumsal dönüşümü gerektiren bir feminizm anlayışı ama her şeyden öte kolektif sevinç ve eylem coşkusuna dayanan bir feminizm bu. Nitekim bu perspektifini 2017`de yazdığı Radical Happiness: Moments of Collective Joy (Radikal Mutluluk: Kolektif Sevinç Anları) adlı kitabında geliştiriyor. Mutluluktan çok söz ediliyor ama kimse sevinçten ya da en azından kolektif sevinçten söz etmiyor diye gözlemliyor bu kitabında. Günümüzde yaygın hale gelen bir eğilime karşı uyarıda bulunuyor: yani neo liberalizminin kapitalizmden başka bir yol olmadığına insanları ikna etmesiyle birlikte distopik düşüncenin siyasi eylem haline dönüşmesine. Wendy Brown`a referansla günümüzde siyasi kimliklerin kişisel yaralanma ve korunma ihtiyacı etrafında şekillendiğini ve bu nedenle ilerici gelecek vizyonlarının üretilemediğini yazıyor. Oysa ona göre ütopyacı düşünce için nihai hedeflere değil arzuya odaklanmalıyız. Radikal mutluluk dediği şey tam da böyle bir gelecek vizyonu ve toplumsal değişim için zorunlu bir şey. “Sevinç, siyasi bir şey olarak alındığında, gerçek bir toplumsal değişimi tahayyül etmemizi sağlayacak olan şeydir” diye yazıyor.

 

Segal 2013 yılında Out of Time: The Pleasures and Perils of Ageing (Zamanın Dışında: Yaşlanmanın Hazları ve Tehlikeleri) adlı eseriyle karşımıza çıktı. Aslında öz yaşam öyküsünü yazarken yaşlanmaya dair kaygılarından söz etmiş ve şöyle demişti: “60`li yaşlarımın başlarında politik hatıratımı yazarken, 1960`larda yetişen genç bir feminist olarak sahip olduğum ortaklaşa rüyalar ile 20. yüzyılın sonunda yaşlanıyor olmanın gerçekleri arasındaki çelişkiyle sert biçimde karşılaştım”. Kitapta, o yıllarda 50 ve 60`li yaşlarını süren kendi kuşağından feministlerin karşılaştıkları sorunlara ve özellikle cinsel yalnızlık sorununa değinmişti. “Yıllarca cinsel özgürlük için mücadele vermiş ve cinsel normlara karşı çıkmış bu kadınlar birdenbire yaşlı kadın konumuna itildiler ve yalnız kaldılar” diye yazmıştı. Segal de uzun yıllar birlikte yaşadığı kendinden 16 yaş küçük genç erkek partneri tarafından daha genç bir kadın uğruna terk edilmiş olmanın acısını yaşadığını samimi olarak anlatıyordu.

 

Zamanın Dışında adlı kitabında Segal yaşlanmaya dair kişisel korkularıyla cesurca yüzleşirken bu korkuların asıl nedeninin zamanın ruhu olduğunu ortaya koydu. “Zamanımızın daima gelecek odaklı ve piyasa merkezli olan iklimi, huzurlu bicimde yaşlanmayı engelliyor, hatta kim olduğumuza dair fikrimizin sarsılmasına ve değişimin hızlı makineleri tarafından safra olarak atılmamıza neden oluyor” diye yazdı. Ayrıca yaşlanmaya dair cinsiyetçi çifte standartlara dikkat çekiyordu. Susan Sontag`a referansla kadınların kültür nedeniyle erkeklerden daha hızlı yaşlandırıldıklarını hem özel hem de kamusal alanda daha erken ıskartaya çıkarıldıklarını söyledi.

 

Yine de Segal, “kuşaklararası ayrımların derinleşmesi ve yaşlı düşmanlığının artmasıyla nitelenen bu iklimde acaba yaşlanmaya dair olumlu bir şey bulabilir miyim” diye soruyordu. Segal`in bu sorunla başa çıkma yolu ise yine kolektiftik fikrine sarılmak ve yaşlanmayla birlikte daha da belirginleşen insani koşullara ve ihtiyaçlara dikkat çekmek oldu: insanlar arası karşılıklı bağımlılık, bağlılık, kırılganlık gibi temel koşullara ve başkaları tarafından tanınma, desteklenme, özen, ilgi ve değer görme ihtiyacımıza… Simone de Beauvoir`a referansla şöyle yazmıştı: “Yaşamlarımız ancak sevgi, arkadaşlık, kızgınlık, gücenme ve şefkat gösterme gibi farklı yollarla başkalarının hayatlarına değer verdiğimiz ölçüde anlam kazanır”. Segal bir kez daha dünyayla meşgul olmanın, hangi yaşta olursak olalım bizi hayata bağlayan temel şey olduğu sonucuna varıyordu.

 

Peki Segal son dönem hakkında ne düşünüyor acaba? Öz-yaşam öyküsünün 2017 baskısına yazdığı önsözde on yıl öncesine kıyasla daha da çığırından çıkmış bir dünyaya dair karamsarlık göze çarpıyor. Trump`ın seçilmesi ve Brexit rüzgârıyla gelen sağcı dalgaya özellikle de neoliberal rekabetçi bireyciliğin hegemonyası ve bunun kadınlar üzerindeki etkilerine dair gözlemler eşliğinde şu soruyu soruyor: Acaba bunca yıldır siyasetle boşuna mı uğraştık? Feminizmin bazı söylemlerinin ve enerjisinin piyasa tarafından kısmen kendine mal edildiğini, az sayıda kadın güçlenirken kolektif ruh ve dayanışmanın gerilediğini, ana akım feminizmin muhalif gücünü yitirdiğini, kadınlar ve herkes için daha iyi bir dünya kurulamadığını belirtiyor. Tüm bunlara rağmen sonuçta yine de iyimser ve umutlu. 70`lerin ruhunun ölmediğini ve her alanda patlak veren çok çeşitli demokratik mücadelelerde yaşadığını gözlemliyor. Arap Baharı, Occupy hareketleri, Black Lives Matter, ekolojik hareket, Syriza, Filistin Direnişi, Zapatistlar…ve elbette yükselen kitlesel kadın hareketliliği…Bu hareketlere destek vermenin yanı sıra, tekil bir sorunla sınırlanmamak ve mümkün olan en geniş koalisyonları kurmak gerektiğine dikkat çekiyor. Nitekim kendi yaşamında da bu mücadeleyi sürdürüyor. Uzun yıllardır İşçi Partisi üyesi olarak aktif çalışan Segal son olarak Corybn`in ateşli bir destekleyicisiydi ve İşçi Partisi’nin böyle bir koalisyonu temsil edebileceğini ummuştu. Ne yazık ki son seçimde partinin yenilgisi ve Corybn’in liderlikten ayrılması onun için kötü haber oldu. Ayrıca seküler bir Yahudi olarak 2000`lerden itibaren Filistin`e Adalet için Yahudiler gibi birkaç oluşumda yer alarak barış için mücadelesini sürdürüyor.

 

İşte bu cesur ve güzel kadının öyküsü böyle… Ve öykü devam ediyor. Son birkaç biyografik not daha ekleyip bitireyim. Kızıl kıvırcık saçları, muzip gülüşü ve zeki bakışları gençliğinden bu yana hiç değişmemiş, hala Kuzey Londra`daki evinde yaşıyor, Norveçli bir kadın partneri var, şu günlerde Bakım Krizi üzerine bir kitap yazıyor ve küçük bir kolektif olarak Salgın ve Bakım Hizmetlerine dair bir manifesto metni üzerinde çalışıyorlar. Dünya aşkıyla yaşayan ve yazan bu kadının bana olduğu gibi size de ilham vermiş olduğunu umuyorum.

 

Önceki bölümler